ŞEYH ALİ SEMERKANDİ HAZRETLERİ (KS)

Niyet Hayır Akıbet Hayır

Rıza ÇÖLLÜĞOLU Hocaefendi Dar-ı Bekaya uğurlandı. Haberin devamı için tıklayın.....

Başbakan Erdoğan emekli vaiz Çöllüoğlu'nun cenazesine katıldı

Başbakan Erdoğan emekli vaiz Çöllüoğlu'nun cenazesine katıldı

Cuma namazını Sami Efendi Camisi'nde kılan Başbakan Erdoğan, burada Muradiye Vakfı kurucusu, emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu'nun cenaze namazına katıldı.

Başbakan Erdoğan, cuma namazı için Demetevler'de bulunan Sami Efendi Camisi'ne geldi. Burada cuma namazını kılan Erdoğan, daha sonra, hayatını kaybeden Muradiye Vakfı kurucusu, emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu'nun cenaze namazına katıldı. Cenaze namazını Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Hasan Kamil Yılmaz kıldırdı. Yılmaz, namaz sonrası helallik isterken Çöllüoğlu'nun 85 yıllık hayatı boyunca güzel eserler verdiğini ve güzel insanlar yetiştirdiğini söyledi. Yılmaz, Çöllüoğlu'nun mekanın cennet olması temennisinde bulundu. Edinilen duaların ardından cenaze Başbakan Erdoğan ve diğer katılanlar tarafından bir süre omuzlarda taşındı. Cenaze toprağa verilmek üzere Karşıyaka Mezarlığına götürüldü. Başbakan Erdoğan, Çöllüoğlu'nun yakınlarına, vakıf yöneticilerine başsağılı dileğinde bulundu.  Cenaze namazına, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Yardımcıları Beşir Atalay ve Bekir Bozdağ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Saadet Partisi eski genel başkanı Recai Kutan, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, bazı AK Parti genel başkan yardımcıları ve milletvekilleri ile çok sayıda vatandaş da katıldı. Hafız Rıza Çöllüoğlu Çöllüoğlu, 1928 yılında Kızılcahamam ilçesinin Korkmazlar köyünde dünyaya geldi. Köyünde hazıflığını tamamladıktan sonra İstanbul'a giden Çöllüoğlu, burada yoğun dini eğitim aldı. Çöllüoğlu, İstanbul'da Nuruosmaniye, Beyazıt ve Fatih camilerinde müzenlik yaptı. 1949'da Ankara'da Kağnıcıoğlu Camisi imam hatipliğine atanan Çöllüoğlu, 1976'ya kadar Ankara'da vaiz olarak görevini sürdürdü. Emekli olan Rıza Çöllüoğlu'nun öncülüğünde, 1978 yılında Muradiye Eğitim ve Kültür Vakfı kuruldu. Vakıf bünyesinde çok sayıda Kur'an kursu, yurt, okul öncesi eğitim kurumu, ortaokul ve lise bulunuyor.

Kaynak: AA



 
Hafız Rıza ÇÖLLÜOĞLU Hocaefendinin Sesinden;
Münafikun Suresi 9 ila 11.Ayetler

 


Ahmet TAŞGETİREN
Ahmet TAŞGETİREN
atasgetiren@bugun.com.tr

Onu dar-ı bekaya yolcu ettik.
Mekanı cennet olsun. Kur'an enisi olsun. Rabbimizin sonsuz rahmetleriyle buluşsun. Ebedi alemde Rasulullah'a komşuluk lütfedilsin.
Kur'an talebeliği ile yola çıkmış. Müezzin, sonra vaiz olmuş.
Şüphesiz müezzinliği ile, Hacı Bayram vaizliği ile gönüllere engin sürurlar taşımıştır.
Ama Çöllüoğlu Hoca'nın bir başka hususiyeti vardır ki, o yönüyle, Anadolu'nun bağrından çıkan vakıf adamlar hüviyetinin en mümtaz simalarından birisi olmuştur.
Vakıf adam deyince de, akla birçok alan gelir.
Tarihte vakıflar, gerçekten "Müslüman'ın yufka yüreği"ni yansıtan eşi bulunmaz hizmetlere imza atmıştır. Kanadı kırık göçmen kuşları tedavi etmek için, fakir gelinlik kızlara çeyiz hazırlamak için vakıf kurulduğunu söylersem, vakıf ruhunun nerelere uzandığını bir ölçüde anlatmış olurum sanıyorum.
Çöllüoğlu Hoca'nın kuruluşuna emek verdiği, sonraki zamanlarda da gelişmesi için dişini tırnağına taktığı Muradiye Vakfı'nın da, "Müslüman yufka yüreği"ni yansıtan birçok hizmet müessesesi olmuştur.

Hoca'nın bir başka ufuk yürüyüşü

Ama merhum Hoca'nın Muradiye Vakfı bünyesinde eğitim alanına koyduğu irade, dini hizmetle yola çıkan bir Hocaefendi adına, büyük bir ufka yürüyüşün göstergesidir.

Şimdi Muradiye bünyesinde Kur'an kurslarından ana okullarına, ilk öğretim okullarına, kız-erkek kolejlerine, fen liselerine, kız meslek liselerine, dershanelere, öğrenci yurtlarına varıncaya kadar onlarca eğitim kurumu var.
Muradiye okullarından mezun olanlar, artık onlarca yılın ardından yetişmiş insanlar olarak farklı hizmet alanlarında görev yapıyorlar. Bunları "Muradiyeli" diye, emek verilmiş bir kişilik örneği olarak tanımlamak mümkün. Ramazan'da, onların İstanbul'da olanlarıyla yaptığımız bir iftarda, genç ama artık kimi sorumlulukları üstlenmiş insanlara bakınca, eğitim alanına verilen emeğin nasıl bir çiçeklenme gerçekleştirdiğini görüyor, onların her birinde işte o Çöllüoğlu Hoca emeğini, iradesini selamlıyorsunuz.
Böyle işler gönül adamlarının yürüteceği işlerdir. Vakıf adamı olmak da gönül adamlığı gerektirir. Çöllüoğlu Hoca, evet hocalığının yanında nasıl Bediüzzaman Hazretleri gibi alimlerle ünsiyet gerçekleştirmişse Sami Efendi, Musa Efendi, Osman Efendi gibi kalp merkezleri ile de kalbi ünsiyetler gerçekleştirmişti.

Hayatı yazılacak bir sima

Bendeniz, birçok defa Ankara'ya gittim. Bazen Altınoluk Dergisi'nin programları çerçevesinde, bazen Muradiye okullarının, öğretmenlerinin düzenlediği hasbihaller çerçevesinde Muradiye camiası ile iç içe oldum. Çöllüoğlu Hoca, bu programların bir çoğunda bizimle birlikte oldu, yüreğinden kopan sesi ve engin tevazuu ile, bizlere iltifat etti, dua etti.

85 yaşında irtihal-i dar-ı beka eyledi.
Muradiyeliler'i dinlerseniz, onun hasta halinde bile, ileri yaşın yorgunluklarına aldırış etmeden, bir çocuk için daha yollar açalım gayreti ile çırpındığını anlatacaklardır.
Hayatı yazılacak simalardandır. Muradiye, Hoca için güzel bir kitap hazırlar ümit ederim.
Bir din adamının, bir hocanın nasıl bir sosyal misyon üstleneceğinin tipik örneklerindendir. Yeter ki yüreğiniz, ufkunuz büyük olsun. Bir davanız olsun.
Hoca, yazılacak hayat kitabı ile, benzeri yolda yürüyecekler için işte öyle bir ufuk açılışına imkan verecektir.
Sonsuz rahmet diliyorum. Konyalılar'ın ifadesiyle cennette cem oluruz inşallah.
Kaynak: BUGÜN GAZETESİ


RIZA ÇÖLLÜOĞLU HOCAEFENDİ KİMDİR?

Ankara’da geçirdiği rahatsızlık sonrası kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Muradiye Vakfı kurucusu emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi, toprağa verildi. Peki emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi kimdir?
Ankara’da geçirdiği rahatsızlık sonrası kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Muradiye Vakfı kurucusu emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi, toprağa verildi. Peki emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi kimdir?
Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi kimdir?  Ankara'nın manevi büyüklerinden, Muradiye Vakfi kurucusu, emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu hocaefendi vefat etti.
Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi önceki gün oğlunun evinde rahatsızlanarak Lokman Hekim Hastanesi'ne kaldırıldı. Hastanedeki bütün müdahalelere rağmen Rıza Çöllüoğlu hocaefendi hayatını kaybetti. Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi'nin cenaze namazı Cuma namazına müteakiben Demetevler Sami Efendi Külleyesi'nde kılancak. Çöllüoğlu hocaefendi eğitim alanında yaptığı çalışmalarla tanınıyordu.
Hafız Rıza Çöllüoğlu, 1928 yılında Kızılcahamam İlçesi'nin Korkmazlar Köyü'nde dünyaya geldi. Köyünde hazıflığını tamamladıktan sonra dini eğitim almak için İstanbul'a giden Çöllüoğlu, İstanbul'da yoğun bir dini eğitimi aldı. Çöllüoğlu, İstanbul'da Nuruosmaniye, Beyazıt ve Fatih Camiilerinde müzenlik yaptı. 1949 yılında Ankara'da  Kağnıcıoğlu Camii imam-hatipliğine atanan Çöllüoğlu, 1976 yıllına kadar Ankara'da vaiz olarak görev yaptı.
Emekli olduktan sonra Rıza Çöllüoğlu'nun öncülüğünde 1978 yılında Muradiye Eğitim ve Kültür Vakfı'nın kuruldu. Vakıf bünyesinde çok sayıda Kur'an kursu, yurt, okul öncesi eğitim kurumu, ortaokul ve lise bulunuyor.
TABUTUNA BAŞBAKAN ERDOĞAN OMUZ VERDİ
Ankara’da geçirdiği rahatsızlık sonrası kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Muradiye Vakfı kurucusu emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi, Demetevler Sami Efendi Külliyesi'nde kılınan cenaze namazının ardından son yolcuğuna uğurlandı. Cenaze namazına katılan Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Çöllüoğlu'nun tabutuna omuz verdi.
Sami Efendi Külliyesi’nde kılınan cenaze namazına, ailesi, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan yardımcıları Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, AK Parti Genel Başkan Yardımcıları Numan Kurtulmuş, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, SP Genel Başkanı Mustafa Kamalak, SP eski Genel Başkanı Recai Kutan, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile çok sayıda vatandaş katıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de cenazeye çelenk gönderdi.
YOĞUN GÜVENLİK ÖNLEMİ
Cenaze sebebiyle Demetevler Sami Efendi Külliyesi çevresinde yoğun güvenlik önlemi alındı. Caminin bulunduğu cadde trafiğe kapatıldı. Barikat kuran polis ekipleri, vatandaşları arayarak içeri aldı. Özel hareket polislerinin de çevre binalar üzerinde aldığı önlem dikkat çekti.
Cuma namazının ardından cenaze namazını Diyanet İşleri Başkanı Yardımcısı Hasan Kamil Yılmaz kıldırdı. Yılmaz, cenazeye katılanlardan helallik istedi.
BAŞBAKAN ERDOĞAN OMUZ VERDİ
Cenaze namazının ardından Çöllüoğlu’nun naaşı, bulunduğu yerden alındı. Başbakan Erdoğan ve TBMM Başkanı Çiçek, Çöllüoğlu Hocaefendi'nin tabutuna omuz verip bir süre taşıdı. Cenaze, tekbirler eşliğinde toprağa verilmek üzere Karşıyaka Mezarlığı’na götürüldü.
CENAZEDE İZDİHAM
Cenazenin avludan götürüldüğü sırada Başbakan Erdoğan da külliyenin bir diğer kapısından ayrıldı. Bu sırada Başbakan’a yaklaşmak isteyen vatandaşlar izdihama sebep oldu. Başbakan Yardımcıları Beşir Atalay ile Numan Kurtulmuş vatandaşların arasından güçlükle geçebildi.
Kaynak: BUGÜN GAZETESİ



Rıza Çöllüoğlu  Hocaefendi kimdir?

Doğumu ve Köyünde İlk Öğrenimi
 
Hafız Rıza Çöllüoğlu, 1928 yılında Kızılcahamam İlçesi’nin Korkmazlar Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Hüseyin Efendi, annesi Zeliha Hanımdır. 6 yaşında iken köyün imam-hatibi Mehmet Karataş’tan Kur’an okumayı öğrendi ve Kur’an’ı Kerim’i hatmetti. 1930’lu yıllar din eğitim ve öğretiminin çok zor şartlar altında verildiği, Arapça ezan okumanın yasak olduğu yıllardı. Bir gün köyde öğrencilerin kalfası durumunda olan İbrahim uzun yüksekçe bir yerde Arapça ezan okuyordu. O sırada bir jandarmanın geldiği görüldü. Ezan okuyan Kalfa, Türkçe-Arapça karışımı bir ezan okudu. Köy imamının dili tutuldu, öğrenciler hocaya bir zarar gelmesin diye pencerelerden kaçtılar. Fakat jandarma olayın üzerine gitmedi, uyarı ile yetindi. Bundan sonra küçük Rıza ve arkadaşları köyün imamından dini dersler alamadılar, ya da çok zor koşullar altında eğitimlerini gizli gizli sürdürdüler.
Öğrenim İçin Çamlıdere’ye Gidiş
Hafız Rıza Çöllüoğlu, dini öğrenim için Çamlıdere’ye Hafız Halil Okur’a öğrenci olmaya gitti. Bunu kendisi şöyle anlatıyor:
- Babam rençberlik yapardı. Fakir bir insandı, fakat çok çalışkandı. Bizkalabalık bir aile idik. Bizi kimseye muhtaç etmedi. Çamlıdere’de “Kel Ahmet” adı ile bilinen bir manifaturacı vardı. İyi bir insandı. Benim Çamlıdere’ye okumak için gitmeme o sebep oldu. Tabii babam da büyük maddi fedakarlık yaparak Çamlıdere’de okumamı sağladı. Bir Cuma günü merkebe çeşitli yiyecekler koyduk, babamla yola çıktık. Çamlıdere’ye vardık. Manifaturacı Kel Ahmet bizi Halil Okur Hoca’ya götürdü. Manifaturacı Kel Ahmet, hocam Halil Okur’a “sana sesi güzel, iyi  bir öğrenci getirdim” dedi. Hafız Halil Okur’da “böyle uçuyorsunuz, kaçıyorsunuz; ama sonu iyi çıkmıyor. Bir hafta deneriz. Eğer yetenek görürsek devam eder, yoksa geri gider” dedi. Ben böylece Halil Okur hocamda eğitime başladım.
1939 yılı başı idi. Çamlıdere Nahiye Müdürü ile ilköğretim müfettişi Cevat, Halil Okur Hoca için gizli din eğitimi yapması nedeniyle baskın düzenlemeye karar verirler. O sırada biz 15-20 kadar öğrenci idik. En küçükleri bendim. 12-13 yaşlarındaydım. Hoca Efendi baskını haber almış, Cumanamazını kıldıktan sonra bizi etrafında topladı. Bundan sonra bizleri okutamayacağını söyledi. Cemaat ve öğrencileri hıçkıra hıçkıra ağladık.Öğrenciler köylerine döndüler. Halil Efendi bana oturduğu yerden işaret ederek “sen kal, seni Berçin ortalığına yetiştirip, göndermek için söz verdik. Seni Ziya Efendi (Ziya Tığlıoğlu) gizlice evinde okutsun” dedi. Ben Hafız Ziya Efendi’de hıfza çalışmaya devam ettim. 15 sayfaya kadar geldim. Fakat o yıl bizim ailede bir takım sıkıntılı durumlar olmuş. Babam Çamlıdere’ye geldi ve Hafız Halil Okur’a “bir-iki sene Rıza’yı okutamayacağım, köye götüreceğim” dedi. Hocam Halil Efendi razı olmadı ise debabam beni alıp köye götürdü. Köyde hıfza çalışmayı bırakmadım, çalışmama hız verdim. Her gün 5 sayfa ezberlemek suretiyle1939 yılı sonunda hıfzımı tamamladım. Bizim için çevre köyler halkının katılımı ile hafızlık merasimi yapıldı. O yılın kış mevsiminde Korkmazlar köyünde imamlıkyaptım.
 
Rıza Çöllüoğlu köyünde imamlık yaparken, yöre imkânlarından yararlanarak Arapça öğrenmeye de başladı. Bir kış boyunca Yayalar Köyü hatibinde Arapça dersleri aldı.

 
Öğrenim İçin İstanbul’a Gidişi ve İstanbul’da Gördüğü Eğitim

 
Hafız Rıza Çöllüoğlu, köyünde hıfzını tamamladıktan ve kısmen Arapça öğrendikten sonra, dini eğitimini daha zengin bir eğitim muhitinde geliştirmek için İstanbul’a gitti. İstanbul’da yoğun bir dini eğitim aldı. Gerek Kur’an okuma teknikleri ve gerekse Arapça eğitiminde o yılların imkanlarına göre üst düzey dini ilimler öğreniminde İstanbul’un imkanlarından geniş çapta yararlandı. İstanbul’a gidişini ve İstanbul’da gördüğü eğitimi de kendisi şöyle anlatıyor;
- Köyümde imam iken manifaturacı Yetimin Hüseyin namı ile bilinen biri bana, “evladım sen buradan git. Eğer burada kalırsan güzel sesinle sadece ezan okursun, yazın çift sürersin, hiçbir işe yaramazsın” dedi. Bende “amca ne yapayım” dedim, “İstanbul’a git” dedi. O gece nüfus kağıdımı gizlice evden aldım. Yıl 1946. Ankara’ya geldim. Ahmet Nazif Efendi isimli bir şahıs İstanbul’a benim tren biletimi aldı. Meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul’a vardım. Güçlükle Nuruosmaniye Camii’ne ulaştım. Hoca Hafız Hasan Akkuş yoktu. Mahmudiye Oteli’nde kalıyorduk. Akkuş Hoca geldi, öğrencilerini caminin kayyumhanesinde okutuyordu. Beni görünce “sen kimsin, niçin geldin buraya” dedi. Ben de “kendim geldim, Kızılcahamam’lıyım” dedim. Akkuş Hoca beni öğrenci olarak kabul etmek istemedi. Cami kubbesi başıma yıkılıverdi. Fakat azimli idim. Köyüme geri dönmeyecektim. Köyde imamlık yaptığım için imamlık tecrübem vardı. “Trakya köylerinde imamlık yaparım, geçimimi sağlarım, İstanbul’da okurum, köyüme asla dönmem” diye düşünüyordum. Ali Osman Atakul hemşehrimiz de bana yardımcı oldu.
Arkadaşı ve meslektaşı Hafız Ali Osman Atakul, Rıza Çöllüoğlu’nun İstanbul’a geldiği ilk günlerdeki çok sıkıntılı durumunu şöyle anlatıyor:
- Rıza Hoca İstanbul’a 45 lira ile gelmişti. Otel parası, yeme içme… para kısa zamanda biter diye korktu. Bana “yahu hemşehrim, şu 15 lirayı ben sana vereyim de köye dönmek zorunda kalırsam senden alırım” dedi. Ben de “yahu, biz öldük mü, yol parası benden” dedim. Böyle bir ağalık yaptım.
Hafız Rıza Çöllüoğlu, İstanbul’daki eğitim hayatını da şöyle anlatıyor:
İstanbul’da zor şartlar altında kalmaya devam ettim. Akkuş Hoca’da zamanla beni öğrenciliğe kabul etti. Kur’an’ı Kerim kıraatını Akkuş Hoca’da bitirdim. Tam iki sene de Enderun’lu İsmail Efendi’nin talim derslerine devam ettim. Fatih’den Topkapı’ya her gün gelirdim. Akkuş Hoca’da kıraatı tamamladığım halde “süphaneke” den başladım, iki senede “Fil Suresi”ne gelebildim. Bu arada Reisü’l Kurra Hamdi Efendi’den “CEZERİ” okudum. Cezeriyi ezberledim. Daha sonra ünlü Kurra Hafız Mahmut Kuşçu hoca efendiden Cezeri karışımlı tecvit dersleri aldım. Bu derslere 80 kişi ile başlamıştık. Ancak zaman içinde bir çok öğrenci derslere devam etmediği için derslerin sonunu ancak 4 kişi ile tamamlayabildik. Meşhur hafızlardan Trabzon’lu Haydar Efendi bir ara tedavi için İstanbul’a gelmişti. İstanbul’da kaldığı sürece ondan da “TECVİT ve TASHİH’İ HURUF” dersleri aldım. Beyazıt Camii’nde vazifeli iken hem Arapça okudum, hem de Arapça okumaya gelenlere Arapça okuttum. Daha
sonra müezzinlik görevimi Fatih Camii’ne naklettirdim. Fatih Camii Baş İmamı ve Mushaflar İnceleme Kurulu Başkanı Hafız Ömer AKÖZ’den “IZHAR ve KAFİYE” dersleri okudum. Bu arada Kerkük’lü Abdullah KAZANCI hocadan “FIKIH” dersleri aldım. İstanbul’da bulunduğum sürece görevlerim dışında kalan zamanlarda hep okumakla zamanlarımı değerlendirdim.
Hafız Rıza Çöllüoğlu İstanbul’da öğrenci iken, bazı yıllar ramazan aylarında çevre illere ramazan mukabelesi okumak için gitti. 1947 yılı Ramazan ayında hocası Hasan Akkuş’un uygun görmesi üzerine Ankara’ya, Vehbi Koç’un mukabelesini okumak üzere geldi.

 
 Ankara’ya Gelişi ve Ankara’da Eğitim Hayatını Sürdürmesi

 
Hafız Rıza Çöllüoğlu 6 yaşında bir çocukken başladığı dini eğitimini, hayatı boyunca sürdürdü. Çamlıdere’de ve İstanbul’da aldığı bilgilerle yetinmedi. Kimilerine göre yeterli görülebilecek ilmi çalışmalarını Ankara’daki görevleri süresince de devam ettirdi. Diyanet İşleri Başkanlığı merkez kuruluşunun bilimsel üst kuruluşlarında görev alan büyük alimlerle yakınlıklar kurdu. Onlardan dini ilimlerde kaynak kitap olarak bilinen kitapları okudu. Çankaya Müftüsü Sadullah Efendi’den Fıkıh’tan MÜLTEKA, Akait’den EMALİ, Şehit Oral hocadan Molla Hüsrev’in USUL’Ü FIKH’ından MİRKAT’ı, Yozgat Müftüsü Hulusi Efendi’den Meani’den TELHİS dersleri aldı. Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Kurulu Başkanı büyük alim olan Hasan Fehmi Başoğlu’ndan “Şerh’i Akait” dersi okudu. Aynı kurulun üyesi daha sonra Diyanet İşleri Başkanı olan Hasan Hüsnü Erdem’den İmam-ı Azam’ın “Fıkh’ı Ekber” isimli meşhur eserini okudu. Mustafa RUNYUN hocadan “MANTIK” dersleri aldı. Hafız Rıza Çöllüoğlu, uzun yıllar süren Ankara’daki görev hayatı süresince hem okudu, hem de okuttu. İsteyen din görevlilerine onların seviyelerine göre dersler verdi. O, Hz. Peygamberin “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” Hadis-i şerifine uyan kişilerdendi. Dini ilimlerle uğraşmayı bir zevk haline getirmişti. Onun birinci uğraşısı dini ilimlerde derinleşmekti. İlim öğrenmeyi ikili ilişkilerin ötesine de taşıdı. Kendisi gibi Ankara vaizleri olan Abdullah İşler, Şevket Yardımedici, Kemal Yılmaz ve benzerleri ile kendi evlerinde dini ilimler okuma oturumları oluşturdular. Haftanın belli günlerinde saatler süren bu oturumlarda İslam dini ile ilgili güvenilir kaynak kitaplarını yıllarca okudular ve tartıştılar.
Hafız Rıza Çöllüoğlu, Ankara Yenimahalle İlçesi’ne bağlı Yuva Köylü, Ankara halkınca “YUVA HATİBİ” olarak bilinen ve mü’min, müttakî bir hoca olarak sevilen Mehmet Ali Bilgin hoca efendi ile de dostluk kurdu. Onun dini ilimlerdeki bilgisinden, dini konulardaki ittikasından yararlandı. Onunla ilgili şunları anlatıyor:
- Mehmet Ali Bilgin Hoca’yı en son hastalığından önce bizim Çavuşoğlu Camiinin yakınında gördüm. Hemen eve götürdüm. Hastaydı, neden omzuma alıp da merdiveni çıkarmadım diye hâlâ içim yanar. Hanım güzel çorba yaptı. Oğlum Hüseyin de çocuktu. Çok duasını aldı. Bu görüşmemizden sonra Hoca Efendi bir Berat Kandili gecesinde Yüce Allah’ın rahmetine kavuştu. Çok değerli bir insandı. Allah rahmetini esirgemesin.

 
Resmi Görevleri
Hafız Rıza Çöllüoğlu, dini hizmet mesleğindeki görevine kendi köyünde köy imam-hatibi olarak başlamıştı. İstanbul’a gidince bir taraftan eğitimini sürdürürken, bir taraftan da İstanbul Müftülüğü’nce açılan müezzinlik imtihanına girdi. İmtihanı birincilikle kazandı. Nuruosmaniye Camiinde görev istedi ve bucamide yaşı kücük olduğu için 6 ay vekil müezzinlik yaptı. Daha sonra 18.07.1946 tarihinde Beyazıt Camii asil müezzinliğine atandı. Bir ara bu görevinden ayrıldı ise de 14.05.1948 tarihinde aynı göreve ikinci kez tayin edildi. Bir süre sonra 29.08.1948 tarihinde Fatih Camii müezzini oldu. Bu camide hem görev yaptı, hem de caminin imamı Ömer Efendi ve Abdullah Kazancı hocadan “SARF-NAHİV ve FIKIH” dersleri okudu.
1949 yılı sonunda Ankara’ya geldi. 29.11.1949 tarihinde Kağnıcıoğlu Camii imam-hatipliğine atandı. 1950-1951 yıllarında vatani görevini yaptı. 02.11.1952-15.09.1954 tarihleri arasında Bahçelievler Camii imam-hatibi ve Kur’an kursu öğreticiliği yaptı. Vaizlik imtihanına girdi, bu imtihanda yüksek başarı gösterdi. O yıllarda Ankara’ya vaiz atamıyorlardı. Fakat Hafız Rıza Çöllüoğlu’nu imtihandaki üstün başarısından dolayı 30.01.1954 tarihinde Ankara vaizi olarak atadılar. Bir süre cami görevlisi kontrol memurluğu da yaptı. Resmi vaizlik görevi yanında özel kadro ile Ankara Yenimahalle Cavuşoğlu Camiinde imam-hatiplik görevi yapmaya başladı. Bu görevini de uzun yıllar sürdürdü.
Hafız Rıza Çöllüoğlu vaaz ve dini irşat çalışmalarında başarılı olduğu kadar, imamet hizmetlerinde de üstün bir başarı sergiledi. İyi bir hafızdı. Sesi, Kur’an okuyuş üslubu ve Kur’an’ı Kerim’i kıraat usullerine göre okuma konusunda da üstün yeteneklere sahipti. Bu nedenle Ankara’nın sayılı Kur’an okuyucuları arasında sayılırdı.Hafız Rıza Çöllüoğlu, vatani görevini Ankara’da yaptı. Onu seven ve takdireden kumandanlarının da uygun görmesi ile dini hizmetlerine bu sürede de ara vermedi. Vatani görev dönemi çok rahat koşullar altında geçti.

 
Vaaz ve İrşat Hayatı
Hafız Rıza Çöllüoğlu’nun en belirgin özelliği, vaaz ve dini irşat hayatı ile ortaya çıktı. Dini ilimler alanında yeterli bilgi donanımı vardı. Bilgisini daha da genişletmek için azimli ve kararlı idi. Konuşmalarında halkın bilgi düzeyine inmeyi başarı ile uygulardı. Bu nedenle cemaati ile arasında samimi bir diyalog hasıl olurdu. O bazen dini konuları çok sert bir üslupla vaaz kürsüsüne taşırdı. Fakat cemaatinin gönlü, onun sert sözleri ile yumuşardı. Cemaati arasında bazen Diyanet İşleri Başkanlığı merkez kuruluşunun büyük hocaları da bulunurdu. Onla Rıza Çöllüoğlu’nun vaazlarını beğeni ile izlerlerdi.
Türkiye’de vaaz üslubunu kimi şöhretli vaizlerin vaazlarında siyasi yorumlara konu olabilecek ifadelerin yer aldığı yıllarda, vaiz Rıza Çöllüoğlu’nun vaazlarından entelektüel denen çevreler de çok rahatsız olmazdı. Halbuki o, dini konuları en sert üslupla ve yüksek sesle vaaz kürsüsüne getirmekten asla çekinmezdi. Vaiz Rıza Çöllüoğlu, halkın isteği üzerine iki ramazan Ankara’nın Güdül İlçesinde de halka vaaz etti, mukabele okudu. Güdül halkının da sevgi ve saygısını kazandı.
Vaiz Rıza Çöllüoğlu, 1976 yılında resmi vaizlik görevini bıraktıktan sonra da vaaz ve irşat görevini uzun yıllar sürdürdü. O, vaaz ve irşat hayatını resmi ve maaşlı görevle sınırlı görmezdi. Çeşitli dini merasimlere ve özellikle cenaze merasimlerine, hacı uğurlamalarına, mevlit ve sünnet merasimlerine katılır, o ortamların imkanlarından yararlanarak vaaz ve irşat görevini yapardı. Bu tür merasimler vesilesi ile bir araya gelmiş topluluklar, onun konuşmalarını, dini konulardaki uyarılarını heyecanla ve zevkle izlerlerdi.
Rıza Çöllüoğlu, özellikle ifade etmek gerekirse popüler bir halk hatibi, halk önderi idi. Asla köşesine çekilmiş insanlardan değildi. Çok yüksek bir aktivite ile halkın tam içinde ve ortasında idi. Hafız Rıza Çöllüoğlu, meslek hayatının son yıllarında kendi ifadesi ile iki yıl kadar gezici vaizlik de yaptı. Bu görevle ülkemizin çeşitli illerini dolaştı. Gittiği yerlerde halka etkili konuşmalar yaptı.

 
Dini ve Milli Eğitim Hayatına Desteği


Hafız Rıza Çöllüoğlu, dini eğitime desteğini henüz 15-16 yaşlarında iken Çamlıdere’de hafız olduktan sonra, köyüne gelip köy bütçesinden ücretle köy imam-hatibi olarak göreve başladığı andan itibaren başlattı. Köyünde imam-hatiplik yaptığı sürece kendi köyü ile çevre köylerden gelip hafızlık yapmak isteyen öğrencilerine Kur’an’ı Kerim okutmaya ve hafızlığa çalışacak düzeyde Kur’an’ı Kerim’i okuma bilgisi olanları da hafızlık çalışması yaptırmaya başladı. Hafız Mustafa Sabri Mülkoğlu Korkmazlar köyünde oluşan hafızlık eğitimi çevresini ve ilk hafızlık hocası Rıza Çöllüoğlu’nun bu eğitime katkısını şöyle anlatıyor;
- Bizim Korkmazlar Köyü, Ankara-İstanbul yolu üzerinde olduğu için, çevre köylerin merkezi konumunda idi. Çevre köylerden Ankara veya İstanbul’a bir iş için gidecek olanlar, Korkmazlar köyüne gelir veya kendi köylerine dönecek olanlar, bizim Korkmazlar köyüne uğrayarak oradan kendi
köylerine dağılırlardı. Kış aylarında yollar kapanınca, çoğu zaman bizim köyün köy odasında misafir olurlardı. Zaman zaman köy odası dolar taşardı. Bizim köy ve çevre köylerde hiç hafız yoktu. Bu yöreden ilk kez Rıza Çöllüoğlu Hoca Çamlıdere’ye gitti ve hafız olarak köyüne döndü. Köy imamhatibi oldu, bizleri okutmaya başladı. Bizim köyümüz 30 haneli küçük bir köy olmasına rağmen, 5-6 hafız yetiştirdi. Gebeler köyünden, yayalar köyünden de pek çok arkadaşımız hafız olmuştur. Böylece bizim Korkmazlar köyü hafız yetiştirilmesinde de merkez konumu kazandı. Ben şu kanaate iyice vardım ki, bir yerde bir şeyin değişmesi, o yerde her şeyin değişmesine ve gelişmesine yol açıyor. Rıza Çöllüoğlu hocamız hafız olarak köyüne geldi ve ondan sonra bizim köyde ve çevresinde hafızlık kök salmaya başladı. Rıza Çöllüoğlu otoriter bir hoca idi. Öylesine bir uslupla ders anlatırdı ki, dağdaki çobanı getir, karşısına oturt, o çoban o dersi hemen anlar ve unutmaz. Rıza Hoca, derslerini karşısındakine anlatmak için onun seviyesine inmeyi çok iyi başarırdı. Ben hem onun ders vermesine, hem de Kur’an’ı Kerim okuyuşuna hayranım.
Hafız Rıza Çöllüoğlu, dini eğitime desteğini, daha sonraki yıllarda İstanbul’da öğrenci iken de sürdürdü. O yıllarda kendisi üst seviyede dersler okurken, öğrendiklerini kendisinden alt seviyedekilere öğretiyordu. Bu tür öğretim çalışmaları Ankara’daki görevleri süresince de devam etti. Hafız Rıza Çöllüoğlu, eğitime desteğini kurumsal düzeye yükseltmek için yaptıklarını şöyle anlatıyor:
- 1954 yılında Ankara Vaizi olduktan sonra, Hafız Ali Güran ve Hafız Ali Osman Atakul ile bir hafızlık merasimi için Adapazarı’na gittik. Hafız Mehmet Eren, 40 kadar hafız yetiştirmişti. Onları gördük ve imrendik. Oradan İstanbul’a gittik, oradan Bursa’ya geçtik. Bursa’da arkadaşımız Hafız Harun ve İhsan’ın Kur’an kurslarında yatılı olarak çok iyi hafızlar yetiştirdiğini gördük. Bu çalışmaya da imrendik. Rahmetli Hafız Ali Güran’a; “Ali Efendi kardeşim, bizim başımız kel mi? Biz neden böyle bir çalışmayı Başkent Ankara’da gerçekleştirmiyoruz?” dedim. Karar verdik, Ankara’ya döner dönmez, Ankara Kur’an kursu öğrencilerini koruma derneğini kurduk. Bu dernek, Ankara’da uzun yıllar Kur’an öğrenimine hizmet etti. Ankara İmam-hatip Okulunun koruma ve barınmaya muhtaç öğrencilerini barındırdı. Halen de bu dernek Etimesgut İlçesi’nde başka bir ad altında çalışmalarını sürdürmektedir.
Hafız Rıza Çöllüoğlu’nun dini ve milli eğitime hizmet ve desteği, öncülüğünde Muradiye Eğitim ve Kültür Vakfı’nın kurulması ile büyük bir hız kazandı.Bu vakfın kurumsal şemsiyesi altında yatılı-gündüzlü Kur’an kursları faaliyete geçirildi. Ortaokul ve lise seviyesinde özel okullar açıldı. Gerek Kur’an kurslarının ve gerekse özel okulların bina, araç-gereç, öğrencilerin yeme-içme, barınma, beslenme gibi tüm maddi ihtiyaçlarının karşılanması Rıza Çöllüoğlu Hocanın omuzlarına bindi. O Müslüman halk ve özellikle hayırsever Kızılcahamam ve Çamlıdereli hemşehriler üzerindeki manevi otoritesi ile bu ağır yükün altından kalkmayı başardı. Bu yükü yıllarca omuzlarında taşıdı. Hala da taşımaya devam ediyor.
Rıza Çöllüoğlu, Muradiye Kültür ve Eğitim Vakfı’nı kurduktan sonra eğitimin toplum yaşamındaki yerini bir başka şekilde kavradı. Bu işin önemine bütün varlığı ile inandı. Tüm gücünü kullanarak bu çalışmalara kendini adadı. Bu çalışmalarda onun lokomotif görevi üstlenmesinde dini hayatın fert ve toplum yaşamı için lüzumuna samimiyetle inanmış olmasının ve kendisini dinamik hayatın içinde hissetmesinin ve aktif kişiliğinin önemli rolü oldu. Elbette köşesine çekilmeyi, halktan ve hayattan kopuk bir hayat sürdürmeyi yeğlemiş olsaydı, bu türden kaldırılması zor yüklerin altına girmeyi düşünemezdi. Yüce Allah, onun bu tür emeklerini lütfuyla karşılasın.


Tasavvufi ve Manevi Hayatı


Hafız Rıza Çöllüoğlu çok çeşitli özellikleri olan bir kişiliktir. O, her şeyden önce iyi bir hafız, Kur’an’ı Kerim’in tamamını ezberinde bulunduran, iyi bir Kur’an okuyucusudur. İyi bir vaizdir. Bu yönleri ile Ankara ve çevresinde, hatta Türkiye genelinde tanınmıştır. O aynı zamanda zengin bir tasavvufi deneyime ve manevi kişiliğe sahiptir. Hafız Rıza Çöllüoğlu’nun tasavvufta önderi ve üstadı Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’dir. Hafız Rıza Çöllüoğlu, üstadı Mahmut Sami Ramazanoğlu’na bağlanışını anlatırken, Onun kendisi hakkında bir takım tasarruflarına şahit olmaktadır. O bunları şöyle anlatıyor:
- Ben Mahmut Sami Ramazanoğlu’na intisap ettiğimde, üstadın Ankara’daaz sayıda mensubu vardı. Benim intisabımdan sonra bana olan güven nedeniyle istek çoğaldı. Ben emekli olduktan sonra Sami Efendi Hazretlerine gittim. Görüşme sırasında bana: “Rıza Efendi evladım, hafızları başına tac et, hafızı her zaman başköşeye oturt. Zamanımızda vaaz etmek çok zordur. Hakkı söylersin, başına gelmedik kalmaz, söylememek de olmaz.Yumuşatarak söyle ve 45 dakikadan fazla konuşma. İnsanın alma gücü bu kadardır.” buyurarak mesleğimde yumuşak sözlü davranmanın gerekli olduğunu anlatmak istemişlerdir.
Hafız Rıza Çöllüoğlu’nun tasavvufi ve manevi hayatı bilgiye dayanır, duygusal değildir. Onun tasavvufi ve manevi hayatı, bilimi, aklı ve hayat gerçeklerini reddetmez. Dini bilimlerde yeterli olmayan kişilerin “ŞEYH” adı ile ortaya çıkıp, çevrelerinde bir takım cahil adamları toplamasını uygun görmez. Onun tasavvuf anlayışı, Kur’an’ı Kerim’e ve Peygamberimizin sünnetine uygun bir tasavvuf anlayışıdır. Bu konuda şunları söylüyor:
- Tasavvufu kitap ve sünnetin dışına çıkarırsan ölünceye kadar bulamazsın. Tasavvuf 50 metrelik bir yolun tam ortasından yürümek gibidir. Bu gün tasavvuf yaşıyorum” diyenlerin çoğu uçurumlarda geziyor. Tasavvuf, kitap ve sünnetin ortasında olmaktır. Tasavvuf dinin koyduğu kuralları eksiksiz yaşamaktır. Günümüzde bir takım tasavvufi akımlar, dini kurallara uygun düşmeyen karmakarışık işler yapıyorlar. Halbuki tasavvuf hal bilgisidir. Sözden daha çok hali ortaya çıkarmaktır. Eğer Sami Efendi Hazretleri olmasaydı ben tasavvufun karşısında olurdum. Okuduklarımla yetinseydim “aman sende” derdim. Hafız Rıza Çöllüoğlu mutaassıp değildir. Düşünceleri bilimsel gerçeklere ve aklın gösterdiklerine de açıktır. Dinin fert ve toplum hayatının tam içinde ve ortasında olması gerektiğine inanmaktadır. Onun bu konudaki görüşlerini ünlü Mısırlı din bilgini ABDUH ile ilgi sözlerinde bulmak mümkündür. ABDUH, İslam dünyasının çoğu bilimsel çevrelerinde “reformcu” ve hatta din dışı düşüncelerin sahibi olarak tanıtılır. Rıza Çöllüoğlu aynı görüşte değildir. Rıza Çöllüoğlu’nun akademik bir resmi kariyeri yoktur, ilkokulu dahi dışarıdan sınavla bitirmiştir. Fakat gördüğü özel eğitimler itibariyle müderris ve profesör bilimsel niteliklerini çoktan kazanmıştır. O bu dini bilgileri ile Muhammet Abduh’u değerlendirmekte ve şöyle demektedir:
- Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri; “Muhammed Abduh’un ibadetine dokunmayın, inancında dikkatli olun” demiş. Ama ben her şeye rağmen Abduh’u severim. Abduh şöyle diyor; “Ben İslam dünyasındaki hastalığın cerahatini temizledim. Gazlı bez alıp yarayı saracağım zaman bazı İslam bilginleri çıkarıp kirli sarıklarını sardılar ve yarayı kangrene çevirdiler.Yasaklardan İslam’ı yaşanır hale getirmemiz lazım. Eğer İslam’ı toplum yaşamımızdan çıkarmak için uğraşırsanız, bohçalar içinde size geri verirler.”
Ben Abduh’un hayatı ile ilgili bir filmi Kuveyt’te izledim. Çok güzel çekmişler. O düşünceleri nedeniyle hapislerde yatmış, İslam’ın başarısı için ne sıkıntılar çekmiş. Hafız Rıza Çöllüoğlu tasavvufla ilgili görüşlerini şöyle özetliyor:
- İslam iki yönden yara almıştır. Birincisi yanlış anlaşılan tasavvufun kapıyı aralayıp İslam’ın içine girmesi. Kapıyı aralayan girmiş. Dini hayatı sadece ruhi ve manevi alana hapsetmişler. Maddesi olmayanın manası olur mu? Mana hayatın içi ise madde de hayatın dışıdır. Cevizin dışını yok sayarsan, içini yiyemezsin. İkincisi de mevzu hadislerdir.


Üstad Said’i Nursi İle Görüşmesi


Üstad Bediüzzaman Said’i Nursi Hazretleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında yetişen büyük bilginlerdendir. Kendisinin etkileri cumhuriyet tarihi boyunca da Türkiye’de sürüp gitmiştir. Halen ülkemizde dindar ve muhafazakar çevrelerde etkisini ve saygınlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. “NUR KÜLLİYATI” olan ünlü eserleri günümüzde de canlılığını korumaktadır.
Hafız Rıza Çöllüoğlu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile görüşmesini ve Nur hareketinin Türk toplumu üzerindeki etkilerini şöyle anlatıyor:
- Yuva hatibi Mehmet Ali Bilgin Hocaefendi ile birlikte Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini Emirdağ’da ziyaret ettik. Odasında yatmak için bir ranzası vardı. Eğe tahtasından bir masa, üstünde bir Kur’an’ı Kerim bulunuyordu. Karşısında da bir portakal sandığı vardı. Kim gelirse oraya oturacaktı. Odada bir ibrik, bir de leğeni vardı.
Ben bir rüya görmüştüm. Peygamberimiz (sav) yüksekçe bir yerde oturuyordu. Bediüzzaman önde, onun arkasında Yuva hatibi Mehmet Ali Bilgin Hoca boyunları bükük ayakta duruyorlardı. Ben halimi Peygamberimize (sav) arz etmekte iken, Sevgili Peygamberimiz (sav) bana Bediüzzaman’ı işaret ederek
“Benim yeryüzünde vekilim budur, ona müracaat et.” dedi. Bu sözleri ile Üstad Bediüzzaman’ı işaret ediyordu.
Ben bu rüyamı anlatınca Üstad Bediüzzaman çok heyecanlandı. Ayağa kalktı, ağladı ve “Ben o değilim, Risale’i Nur’un manevi şahsiyetidir.” dedi. Beni kucakladı, alnımdan öptü ve “seni kardeşliğe kabul ediyorum” dedi.
Said’i Nursi’yi çok severim. Fakat hizmet edemedim. Çok kitaplarını okudum ve dini hizmet mesleğinde onun kitaplarından çok yararlandım.
Birgün rüyamda berrak bir suyu akar gördüm. “Bu su nereye gidiyor?” dedim. “Bediüzzaman’a gidiyor” dediler. Bediüzzaman büyük insandı. Saygıdeğer bir insandı. O her zaman bir ışıktır. Alabilirsen bir şeyler al.


Evliliği ve Çocukları


Hafız Rıza Çöllüoğlu, Fatih Camii müezzini iken mahallenin genç kızlarından, Fatih Camii cemaatinden Halil Efendi’nin kızı Nihal Hanımla 29.04.1949 tarihinde evlendi. Nihal Hanımla uzun ve mutlu bir ömür yaşadılar. Nihal Hanım 2007 yılında vefat etti.Bu evlilikten Hüseyin, Saim, Mustafa, Sami isimli oğulları ile Zehra isimli kızları dünyaya geldi. Çocukları halen hayattadır. 1950 yılında doğan Zekai isimli oğulları çocukken vefat etti. 2008 yılında ikinci evliliğini yaptı. Allah her ikisini de mutlu etsin.


Emekliliği


Hafız Rıza Çöllüoğlu 6.7.1976 tarihinde Ankara Merkez Vaizi iken emekli oldu. Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Tayyar Altıkulaç, onun emekliliğini onaylamak istemedi. Uzunca bir süre emeklilik talebini bekletti. Rıza Çöllüoğlu , Tayyar Altıkulaç’ı Fatih Camii müezzinliğinden beri tanıyordu. Makamına çıktı, emekliliğinin onaylanmasında ısrar etti.
“Ben 28 sene devletten maaş alarak hizmet ettim. 28 sene de maaşsız, herhangi bir ücret almadan dini hizmette bulunmak istiyorum? dedi. Bunun üzerine Tayyar Altıkulaç, Rıza Çöllüoğlu’nun emeklilik isteğini kabul etti. Kendi ifadesine göre emekli olduktan sonra 30 yılı aşkın hizmet yaptı. Halen hizmetlerini sürdürmeye devam devam etmektedir. Yüce Allah ömrünü uzun etsin, dini hizmetlere devamını sağlasın. Amin.
Kardeşi Hafız Kamil Çöllüoğlu, ağabeyi Rıza Çöllüoğlu’nu şöyle değerlendiriyor:
- Ağabeyim Rıza Çöllüoğlu, Çamlıdere’de hıfzını tamamlayıp, köyümüze döndüğü zaman, 15-16 yaşlarında bir gençti. Bende 10-11 yaşlarındaydım. Benim yaşımdaki çocukları “çocuğun odada ne iş var?” diyerek köyde odaya sokmazlardı. Ama, Rıza Hoca’yı odanın baş köşesine oturturlardı. Çok güzel sesi vardı. 15-16 yaşlarında olmasına rağmen, 40 yaşındaki adamlarla arkadaşlık yapardı ve onlardan bilgilerini almaya çalışırdı. Rıza Çöllüoğlu Hoca, bir Cuma vaazı için 3 gün sabahlara kadar odaya kapanır, çalışırdı. Kendisi, bütün hayatı boyunca hem okumuş ve hem de okutmuştur. Hiçbir zaman dinleyici olmamıştır. Yenimahalle Çavuşoğlu Camii’nde özel imamdı. Orada 1976 senesine kadar 20 yıl imamlık yaptı. O yıllar boyunca cami bodrumuna girer, yüzünü duvara döner, hafızlığını
sağlamlamak için çalışırdı. Yıllarca mukabele okudu. 1977 yılından sonra her yıl Mekke’ye gitti. Her gün bir hatim yaparak hafızlığını kuvvetlendirdi.
Rıza Çöllüoğlu’nun ünü Türkiye içindeki ve dışındaki Müslümanlar arasında yaygındır. Türkiye Müslümanları onu bir dini hizmet mesleği adamı olarak otorite kabul etmişler ve saygı duymuşlardır. Rıza Çöllüoğlu’nunbaşarısında rahmetli eşi Nihal Hanımın büyük katkısı olmuştur. Onun desteği ve yardımı olmasaydı, bu günkü başarısına ulaşamazdı. Birsüre önce eşi Nihal Hanımın vefatı, onun hayli sıkıntılı günler yaşamasına neden oldu.

Altınoluk Röportaj

Rıza Çöllü Hoca'nın dünyasından...

"Vâizlik Zor Mesele"

1992 - Temmuz, Sayı: 077, Sayfa: 017

Konuşanlar: İsmail L. Çakan, Mustafa Eriş, Abdullah Sert, Ahmed Taşgetiren, H. Kâmil Yılmaz




AItınoluk:
Hocam daha önce Altınoluk'ta muhterem bazı hocalarımızla mulâkâtlarımız oldu. Bu mulâkâtlarda belirli bir konu veya gündemden çok, sohbet arasında meseleler kendiliğinden açılıyordu. Gayemiz hem o hoca efendileri ümmete tanıtmak, hem de onların tecrübelerle dolu çalışmaları içinde yeni nesillere aktarabileceğimiz mesajları incelikleri bulabilmekti. Merhum Ali Yakub Hoca ile, Mahmud Bayram Hoca ile böyle konuşmalarımız oldu. Sizlerin de Allah razı olsun hayatınız boyunca çalışmalarınız oldu. Bilhassa yeni nesille ilgili güzel çalışmalarınız var. Tabi bunlar herhalde sizin hem mesai hem de fikri merhalelerden sonra geldiğiniz noktalar. Biz şimdi taa hayatınızın başına gideceğiz. Hocam nerede Kur'an-ı Kerim okumaya başladı, kimlerle irtibatı oldu, kısaca bize bir tarihçe-i hayatınızı anlatacaksınız. O hayat içindeki şahısları biz yakaladıkça sağa sola çıkışlar yapacağız inşaallah. Bu günlere kadar geldikten sonra da buradan geleceğe bir ışık tutabilirsek bu sohbetin semeresini de elde etmiş olacağız..

RIZA ÇÖLLÜ: Ali Yakub Hoca deyince akan sular durur. Onlar çok saygıdeğer insanlardı. Mahmud Bayram Hocamızı aşağı yukarı 45 senedir ben de tanırım. Türkiye'de eşi bulunamaz denilse mübalağa edilmez. Hatırımdan çıkmayan bir sözü aynen şöyledir: "Ben derse gelmediğim gün bilin ki size öldüğümün haberi gelir." Daraltmayan, gençlere yol açabilen bir zattır. Allah kendisine sıhhat ve afiyet versin.

Hayatımıza gelince... Kızılcahamam'ın şimdiki Çamlıdere kazasının Berçinyayalar köyünde 1928 yılında doğdum. Küyümüzde Şeyh Ali es-Semarkandî isimli bir Allah dostu medfundur. Köy hocası dayımdı. Kur'an-ı Hakim'i altı yaşında hatmettik. Fakat o dönemde biz Kur'an öğrenirken çok sıkıntılı günler geçirdik. Köyümüz 8-10 köyün uğrak yeriydi. Dolayısıyla Devlet memurları çok uğrardı.Birgün köy odasının yanındaki sıbyan mektebi dediğimiz küçücük bir odada ders okurken jandarma gelmiş denince hocamız olan dayımın dili tutuldu. Hocaya bir zarar gelmesin diye kimimiz pencereden kimimiz tuvaletten jandarmanın haberi yok iken kursu boşalttık. Çok acı günler 1935'ler. Ondan sonra hocamız bizi okutamayacağını söyledi. Köyde kendi kendini yetiştirmiş kabiliyetli bir insandı. Biz çare aramaya başladık. Köyün odasından daha uzak bir yer bulduk. Köyün üç yolunun üçüne de nöbetçiler koyduk. Geriden bir karaltıgörüldüğü zaman paydos diye bağırılırdı. Böylece Kur'an'ı hatmettik. Rahmetli babam "Oğlum ben seni okutacağım" dedi ve 10 yaşına kadar köyde okumaya devam ettik. 10 yaşıma girdiğimde köyümüzde manifaturacılık yapan ve ilme sevgisi olan bir insan tarafından Çamlıdere nahiyesinde Hafız Halil Okur'a getirildim. O zamanın şartları ve takdirin cilvesi sonucu köhne bir nahiyeye düşmüş, müstesna bir insandı. Fatih Camii'nin baş imamı Arap Hafız'ın en seçkin talebelerindenmiş. Arap Hafız'da 8 yıl okuduktan sonra ona vekillik yapmak gibi bir payeye de erişmiş. Sultan Hamid döneminin son yıllarında Arap Hafız'ın yerine Fatih Camii'nin mihrabına geçebilmek çok zor bir başarı imiş. İmamet hususunda Fatih Camii'nde şimdi bile belli bir titizlik vardır. İlmi dirayeti olan bu insan nahiyede gizli gizli hafızlık yaptırıyordu. Aynı zamanda belediye reisiydi. Rasgele kişiler ona pek fazla posta koyamıyordu. Onda hafızlık yapmaya başladık. Hocamız çok değerli ve edepli bir insandı. Tasavvur edin, o köy çocuklarına küfrü unutturmuştu. Bizi bir hafızın bu türlü sözler söyleyebileceğine inanmayacak kadar nezih yetiştirmişti. Aşık ve derviş bir insandı. Hafızlığa başladığım sıralardaŞubat ayında hocamız bize "Yavrular artık ben sizi okutamayacağım" dedi. Tabi ben 10 yaşındayım. Ana çocuğu, oyun çocuğuyum. Arkadaşlar yaşlı başlı,onlar ağlıyorlardı. Ben ağlayayım mı güleyim mi ikisinin ortasındayım. Ne de olsa gurbetteyiz. Nahiye müdürü, başöğretmen birkaç kişi hocaefendiye bir tuzak kurarak hocayı caminin bir köşesinde hafızlığımızı dinlerken"cürm-ü meşhud üzere yakalayalım" demişler. Hacı Bayram Camiinde vazederken bu konuyu kürsüye getirdim. "Yapılan bu gavurlukları öğrenin" dedim. Kur'an okumaya büyük suç diyen bir idare vardı o zaman. Hoca efendi bize "ben, bu yaştan sonra sürülmek veya idam edilmek istemiyorum, kusura bakmayın" dedi.

"EVLAD SENİ HAYATIM PAHASINA OKUTURUM"

Altınoluk: Haber mi almış önceden?

Rıza Çöllü: Allah'ın hikmeti, bir terzi hocaefendiye bu komployu haber vermiş. Daha sonra geldikleri yerlere giden arkadaşların hiçbirisi dikiş tutmadı. Geri gelmediler, gelseler de başarılı olamadılar. Herkes hocaefendinin elini öpüp çıkarken sıra bana geldi. Bana aynen; "Evlad seni hayatım pahasına da olsa okutacağım. Ziya Efendi Hocamız seni gizlice evde okutsun" dedi. Evimiz de hocaefendinin evine yakındı. Sabah namazı vaktinde gizlice evine gider, dersimi okurdum. Hafızlığımı böylece tamamladıktan sonra yaylaya çıktık. Tabi biz yapılan baskılardan iyice ürkekleşmiştik. Yayladan bir gün baktım ki, camiye doğru bir jandarma geliyor, dağa kaçtım. Halbuki adam tuvalete gidiyormuş. Dinimizi öğrenebilmek için ne kadar acıgünler geçirdiğimizi, ne kadar sindirildiğimizi siz anlayın artık.

Hafızlığımı bitirdikten sonra köyümüze imam oldum. O çevrede benden başka da hiç hafız yoktu. Köyümüz de imamlık yaparken bana yardım eden o manifaturacı "Oğlum bu köyde imamlık yapmaya devam edersen babanın çiftini sürer, bu köyde de eskir gidersin" dedi. O sıralar yaşım 15-16. "Ne yapayım" dedim. "Sen İstanbul'a git. Orada okumaya devam et" dedi. Bizde de o sıralar mali durum sıfır. Ailemiz onbir nüfus. Herkes annesini ve babasını sever ama, ben babamın ayağının tozu olamam desem caizdir. Neden? Babam o zaman el hızarı çekerek beni okuttu. Ayda kaldığım yere 12 lira para verirdi. Bir reşat altını o zaman 4 lira. 11 nüfusun içinde dişinden tırnağından artırarak yiyecekleri ekmekten keserek beni okuttu ailem. Babam "Oğlum benim son ümidim sensin, İstanbul için pekiyi demiyorlar, oraya gidince pusulayı şaşırtmandan korkuyorum, ben İstanbul'a gitmeni istemiyorum" dedi. Gelişen olaylar, bizim de kendisini razı etmemiz üzerine nüfus kağıdımıaldım, 30 lira da para alıp İstanbul'a geldim. Yıl 1945. Bir müslüman getirdi, "Burası İstanbul" dedi. Yoksa ben Haydarpaşa'yı bilmem, tren bilmem, otobüs bilmem, ilk defa hayatımda deniz görüyorum. Hilmi Toros Hocaefendi'ye geldim ve onda okumaya başladım. Taif'te vefat eden Yunus Efendi diye birisi bize öğlen birer kap yemek verirdi. Eğer o yemeği de bulamasak biz okuyamaz, hayatımızı devam ettiremezdik. Çok korkunç imkansızlıklar vardı.

NURUOSMANİYE CAMİİ TEPEME YIKILMIŞTI

Hilmi Efendi'de bir hafta okuduktan sonra Hasan Akkuş Hocaefendi'ye geldim. Hilmi Hocanın da gönlünü aldık tabi. Akkuş hoca Kızılcahamam'ın Gürkü köyünden olması hasebiyle hemşehrimiz. "Sen kimsin?" dedi.Serbest konuşurdu. "Ben Kızılcahamamlıyım" dedim. "Buraya niye geldin?" dedi. "Okumaya geldim" dedim. "Kim dedi sana gel diye" dedi. "Kendim geldim" dedim. "Yatacak yerin var mı?" dedi. "Yok" dedim. "Ne halin varsa gör" o zaman dedi. Sanki o sırada Nuruosmaniye Camii tepeme yıkıldı. Dünyam karardı. Gidecek hiç bir yerim yok. Akkuş hoca beni okutunca hoşuna gitti. Atik Ali Camiinde kalmamı söyledi. 11., 12. aylardayız. Cami soğuk. Isınmak için caminin içindeki halılara sarılıp yatıyorum. Daha sonra beni camiden de çıkardılar otele gittim, pahalı geldi. 4 arkadaşla Kumkapı'da ev tuttuk. Çocuklar her gün sinemaya gidiyorlardı. "Bunlar beni azıtacaklar, burası da olmaz" dedim.

O sıralarda 85-90 yaşlarındaki Musa Kazım Hoca'da Arapça okumaya başladım. Akkuş Hoca'da 3 ayda talimi bitirdim. Nuruosmaniye'de vekaleten yaptığım müezzinlik Beyazıt Camii'ne intikal etti. Orada da evim, camiinin penceresiydi. Hüseyin Akay'la o pencerelerde çok yattık. Orada Kerkük'lü bir hocaefendi'den Sarf-Nahiv'i okudum. Ömer Aköz'ün başimamlığısırasında Fatih Camiine tayin oldum. 17-18 yaşlarında olmama rağmen onun nöbetini iple çekerdim. Çok tatlı Kur'an-ı Kerim okurdu. Devamlı hatimle namaz kıldırırdı. Onun ölümüyle Fatih Camii birçok özelliğini kaybetti. Saat gibi işlerdi. Orada vazife ihmali mümkün değildi. Ya ayrılacaksın ya da vazifeye iyi devam edeceksin. Çünkü kendisi öyleydi. Kol saati yoktu. Kışın soğuğunda yatsıdan sonra gece saat 12'ye kadar da bizi okuturdu. Kâfiyeye kadar okudum. Çok sert bir insandı. Dersi ezberden vermezsen kıyameti koparırdı. İmam-Hatiplerin kuruluşunda çok emekleri oldu o insanların. Esâd Erbilî Hazretlerine müntesipti. Bir trafik kazasında vefat etti. Allah rahmet eylesin.

"İLMİNİ DÜNYA İÇİN KULLANMAYAN ÜÇ İNSAN TANIRIM"

Ben hayatımda ilmini dünya için kullanmayan üç insan tanırım. BirisiBediüzzaman Hazretleri. Birisi Ankara'da Hacı Mehmet Efendivardı.. Sonra Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerine intisap etti. Bediüzzaman'a beraber gitmiştik. Efendim ben intisap etmek istiyorum, dedi. Bediüzzaman "Onu kardeşimiz Mahmud Sâmi yürütüyor" dedi. Bunun üzerine Mehmet Efendi 57'de İstanbul'a geldi, ders aldı. Altı ay sonra da vefat etti. Şurda altın, şurda toprak olsa, toprağa ne kadar bakıyorsa altına da o kadar bakardı. Bir diğeri de Abdullah Kazancı idi. Dinini dünyaya kullanmasını öğretsen bilemezdi. O kadar temiz insandı. Abdullah KazancıHocaefendide ders okumadan önce o ara köye gitmiştim. Köyde, Gerede Müftüsü meşhur evliyadan Hoca Emin Efendi'nin talebesinde, burda kırık dökük okuduğum Sarf-Nahiv'in hepsini 6 ayda ezberleyip tamamladım çıktım. Tabii hocaefendi de gayret ediyor, ben de gayret ediyorum. "Oğlum ben on senede okuturum bunu. Sen bu kadar zamanda bitirdin, bunda bir yanlışlık var" dedi. "Hocam sen oku dedin ben de okudum" dedim.

Tekrar İstanbul'a döndüm. Bekir Hâki Efendi'de okumaya başladım. Bekir Hâki Efendi tabii değerli bir âlim, nezaketli bir insan. Derslerinin seviyesi yüksekti, bize zor geldi fakat elhamdülillah başarılı olduk. Kendisi de bize yardımcı oldu. Bekir Hâki Efendi'de okurken bir taraftan da Abdullah Kazancı hocadan Fıkıh, Kelâm okuyordum. Onun feyizli bir insan olduğuna inanıyorum ben. Kısa zamanda arkadaşlara ders okutmaya başladım. Abdullahİşler, Ali Aras, Kapu Camiinin imamı Hasan Efendi'ye hep sarf-nahivi bu aciz okuttu. Nuruosmaniye'de bir yıl, Beyazıt'ta iki yıl, Fatih Camii'nde iki yıl görevden sonra askerlik yapmak için Ankara'ya döndüm. İki ağabeyim asker olduğu için beni bir yıl askere almadılar. İşte o zaman Ankara'daSeydişehirli, Hacı Hasan Fehmi'den Kelam Şerhi, Akaid okudum.

AKSEKİLİ'NİN ÖLÜMÜNE SEBEP MELEN'DİR

Altınoluk: İlkokul filan ne oldu hocam bu arada?

Rıza Çöllü: İlkokulu, ortaokulu kendim verdim. Devam etmediğimize hata ettik. Ama hayat sıkıntısı çoktu. Mısır'a gidenlerin kapısını da ilk ben açtım ama bize nasip olmadı. Askere gideceğimiz sırada Kore Harbi çıktı.O zaman Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdı Aksekili idi. Diyanet için çok gayret sarfetti. Diyanete öyle bir insan da gelmedi zannederim. Değerli bir âlimdi. O zaman bütün dünya müslümanları kendisini bir reis bilmişti. Hocaefendinin ölümüne sebep Ferit Melen'dir. Mecliste Diyanet bütçesi görüşülürken hocaefendiye hakaret ediyor, hocaefendi de bunu kaldıramıyor, kalp sektesinden Numune Hastanesinde öldü. Askere gideceğim için yanına gittim. Nereye gideceksen git, evvela bir Kur'an oku da dinleyeyim, dedi. Bir aşrı şerif okudum. Ağladı. Aynen şöyle dedi: "Sen bu ilim tahsilinde samimi isen sana Allah askerde de ders okumayı lütfeder." Büyük insanların sözü büyük oluyor. Askerde tam iki sene kesintisiz, okumaya devam ettim. Ankara Merkez kumandanlığından bir kağıdım vardı. "Bu kişiye hiç kimse dokunamaz" diye. Binbaşıya bir Kur'an okumam, buna vesile olmuştu. Yanıbaşımızda hemen Diyanet vardı. Daimi izin kağıdım ile gider gelir, tedrisata devam ederdim. Orada Hasan Fehmi Başoğlu'ndan Şerhi Akaidi okuduk.İsmail Şengüler de o sıralarda askerden ev arkadaşım olur. Hoca çok sert bir insan olduğu için gece sabahlara kadar çalışırdık. Vazife alacakların akideden sorulan sorulara cevap vermediği zaman vazife alması mümkün değildi. "Neden hocam?" diye sordum. "Oğlum akidesi sağlam olmayan insana biz vazife veremeyiz" dedi. Kendisi müşavere heyeti başkanı idi. Hiç kimse girip onun yanında birisiyle konuşamazdı. Saat 8:30'da gelir, masaya oturur, saati ortaya koyar. Saat 9:05'de gelen olsa dünyayı başına geçirirdi. "90 gram maaşı askıya alıyorsunuz. Siz Allah'tan korkmazsanız bu millet yıkılır" derdi. Bir gün İsmail Ezherli'ye bir sual sorulmuş. "Caizdir" veya "değildir" diye fetvayı vermiş. "Efendim cevabı getirdim" dedi. Hocaefendi, "Oğlum bu ne" dedi. "Diyanet namına bir suale cevap veriyorsun. Gerekçesi olmadan, me'hazı olmadan nasıl fetva verebilirsin" diye kızdı. Ciddi adamdı.Ruhu şad olsun. Askerlik bitince Bahçelievler'e imam oldum. İmamken Eyüp Sabri Hayırlıoğlu bizi murakıp yaptı. Birbuçuk sene murakıplıktan sonra 54'de Ankara'nın içinde Hasan Fehmi'nin tavassutuyla vaizlik aldım. O zaman hiç kimseye vaizlik vermiyorlardı. O kadar sert insandı ki, o kadar ders okudum, yanında bulundum şöyle dönüp bir defa mülayim bakmadı bana. Halbuki beni severdi.

HASAN FEHMİ HOCA VE TASAVVUF

Hocaefendinin tasavvufla da arası açıktı. Tasavvuf dediğin zaman, küplere binerdi. Hatta bir gün tasavvufla ilgili bir yazı getirdikleri içinAsım Köksal'ı da Yozgat Müftüsü Hulusi Efendi'yi de haşladı.Ben de Sâmi Efendi'ye müntesibim. Hocaefendi'yi de sevdiğim için onun bu hali beni üzerdi. Aynı zamanda hocanın eli de sıkıydı. Hocaefendi 64'de hacca gitti. Bana, "Zaman fitne zamanı ölçülü konuş bedava gidersin" dedi. Hacdan döndü, ziyaretine gittim. Bütün varlığını Allah için vakfedeceğini söyledi. Tabi sevindim. Hacc acaib bir şey, hocanın o damarını kesmiş.Ben tasavuf hakkındaki düşüncelerinde bir değişme olmuş mu merak ediyor, öğrenmek istiyordum. Zeki adamdı anladı: "Oğlum ne geveliyorsun ağzında lafı" dedi. "Bu akılsız kafa üç kuruşluk ilimle bu güne boş gelmişim, yazıklar olsun bana" Mübalağa yok, eksiklik vardır. Tasavvuf denilince küplere binen adam, bana tam 1,5 saat tasavvuf hakkında methiyelerde bulundu. Hâlâ onları,niye yazmadım,diye üzülürüm. Meğer tasavvufu istismar edenlerin aleyhlerindeymiş. "Benim kardeşim Abdülhay Efendi'ye intisap etti, adam oldu. Benim üç kuruşluk ilmim ortada kalmama sebeb oldu" derdi. Orada şunu anlattı: "Benim gibi ilmine güvenen bir hocaefendiye bir Allah dostu "kul"ün aslıne demiş. Hoca da "ükvul" demiş. Niye böyle oldu demiş, "Vav"ı attık demişhoca. Kur'an'dan birşey atılırsa insan dinden çıkar, sen ne demeye atıyorsun, diye sormuş Allah dostu. Hocaefendi durmuş kalmış biz böyle insanlarız" derdi. Mühim olan tarafı şu; "Ben Şeyh Sâmi Efendi'yi Arif Hikmet kütüphanesinde gördüm, elini öpmek istedim ama bana nasip olmadı. Şimdi İstanbul'a gideceğim, ondan ders alacağım seni de götüreyim mi," diye sordu. Fakat bir hafta sonra bu niyetle vefat etti. "Oğlum bu sakala bıçak sürülmedi" derdi. "Ben rüûs imtihanını kazandığım zaman maaşı 30 lira iken 2,5 liraya fetva eminliğini ilmi bırakmamak için yaptım. Bu eve bugüne kadar İslâmî ahlâkı zedeler diye radyo girmedi, ama damadım ve kızım hiçbir şeye aldırış etmediler. Ama İslâm için onlara metelik bırakmayacağım," derdi.

Hasan Fehmi Başoğlu'nun bir hatırasını daha nakledeyim. Bediüzzaman Hazretleri İstanbul'a gelmiş. Tabii kim kimi nasıl değerlendirir o bahs-i ahar ama, hakkı hak sahibine vermekte yarar var. Bediüzzaman İstanbul'a geldiğinde "Hallatü'l-Müşkilat=Soruları Çözen" diye bir levha yazmış. "Siz her şeyi sorabilirsiniz ben size hiç bir şey sormayacağım" diyormuş.Tabii bu, İstanbul ûlemasına çok ağır gelmiş. "Ben de yeni icazet aldım, cıva gibi delikanlıyım" diyor. "Hasan ümidimiz sende, bu kürdoğlunu bir yere ser de nasıl serersen ser" demişler. Hasan Hoca da iyi âlimdi. Kur'an okumakta mahirdi. Cezeri'yi 85 yaşında tıkır tıkır ezberden okurdu. Ben de Cezeri'yi kendisinden okudum. "Mevakıftan akla hayale gelmedik konularda beni bir ay hazırladılar" diye anlatıyor. Git şimdi bunları sor" demişler. "Yanına gittim, sorular sorduktan sonra az önce talebelere ders okutuyormuşgibi benim suallerimin hepsine cevap verdi. Tek kelime söylemeye muktedir olamadan döndüm geldim" diyor. Bediüzzaman bedava sivrilmemiştir, tezkiyesi vardı. Ve Hasan Hoca'nın zamanında Risale-i Nur Diyanetten hep beraat almıştır. Bilirkişi olarak.

ÖMER NASUHİ HOCA'NIN CELÂDETİ

Size bir hatıramı daha anlatayım efendim. 54'de genç, yeni vazife aldığımız zamanlarda Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi'yi ziyarete gelmiştik İstanbul'a. O zaman Demokrat Parti kahir bir ekseriyetle iktidara gelmiş, Halk Partisi 33 Mebusa düşmüştü. Başbakan Adnan Menderes'in başmüsteşarı ve daha sonra onun başını yiyen adam Ahmet Salih Korur İstanbul Müftülüğünü teftişe gelecek, dediler. Herkesin eli ayağı dolaştı, ne yapacaklarını şaşırdılar. Fikri Aksoy "ne korkuyorsunuz yahu, dünyaya bâki misiniz, geleceği varsa göreceği de var" dedi. Cesaretli bir arkadaştı. Müsteşar, Ömer Nasuhi Hocanın oraya çıktı. O zaman müsteşar bakanlığa bağlı değil, direk başbakanlığa bağlı idi. Biz de hocaefendinin etrafındayız. Ömer Nasuhi Hocanın odasında namaz kılınan perdeli bir bölüm vardı. Paravan. Müsteşar Salih Korur'un gözüne o ilişti. "Bu ne?" dedi. Ömer Nasuhi Hoca, efendim öğle, ikindiyi burda kılmak durumunda kalıyorum, dedi. Müsteşar "Burasıcami değil, burda namaz kılamazsın" diye bağırdı, hatta hakaret etti. Hoca, "Efendim vazifeyi aksatmayalım diye oluyor" diye aşağıdan aldı. Bu sefer müsteşar perdeyi daha da yükseltti. Bağırdı, bağırdı. Baktı ki müftü efendi bu adama idare-i kelam etmeye gerek yok, geçinmek mümkün değil. Birden hocaefendi celâdete geldi. "Bana bak cahil, ahmak herif dedi. Sen beni anlamaktan bile aciz bir zavallısın" dedi. Böyle denilince astığı astık, kestiği kestik adam neye uğradığını şaşırdı. "Burada kahramanlık yaparsın, yarın Ankara'dan kolundan tutup atılınca yalvarırsın" dedi. Hocaefendi "Ben hayatımda bugüne kadar hiç talip olmadım, hep matlup oldum. Sen kendini ne zannediyorsun, ben kendimle iftihar etmem ama bütün ilim camiası beni bilir. Sen bunu anlamaktan bile acizsin" dedi. Müsteşar "seni vazifeden atarım" dedi. Hocaefendi, "bir kaide-i külliyye vardır, başkasının rızkıile oynayanın Allah rızkını keser, sen de belânı bulursun" dedi. Müsteşar "Senden daha iyisini bulurum" deyince hocaefendi tekrar: "Tabii bu millet, benden ve siz gibi zalimlerden daha iyisine lâyıktır" diye cevap verdi. Bütün müftülük personeli de bu konuşmalara şahit oluyor. Adam perişan oldu kaçtı, gitti. O gittikten sonra hocaefendi "Getirin bir kağıt, böyle zalimlerin emrinde vazife zillettir, istifa edeceğim" dedi. Fikri Aksoy, "Hocam bizim davamızda gavura kızıp oruç bozmak var mıdır? Sen burdan hiç bir yere gidemezsin" dedi ve istifa etmesi engellendi.

54'de Ömer Nasuhi Bilmen hocamıza "Efendim bizi resim hakkında tenvir eder misiniz?" demiştim. Bize nezaketli, nezaketli bir 15-20 dakika resim hakkında bilgi verdi. "Nüfus kağıdında, vesikalardaki resimlerin zarureti vardır. Bunlar artık müzakere mevzuu olamaz. Ama bunların dışında boy boy resimleri çoğaltmak ve onlarla kişinin evini puthaneye çevirmesinde de bir yarar yok, mahzurludur, her işi tadında bırakmalı" dedi. Ben "Hocam Ankara'da Çankaya Müftüsü Sadullah Seyhan Bey gölgesi yere düşmeyenlerde bir mahzur yok, diyor" dedim. Ömer Nasuhi Hoca kızıverdi:

"Oğlum, oğlum hocana söyle, zamana yaranmak için dininden taviz vermesin. Dininden taviz verse de vermese de hocanı sevmezler, hiç olmazsa dininden taviz vermesin" dedi.

1954'de Yenimahalle'de bir cami yaptıran Cihan Palas sahipleri Eyüp Sabri Hayırlıoğlu'na gelmişler, orada vaizlik ve imamlık yapacak birisine ihtiyaçları olduğunu belirtmişler. Eyüp Sabri Hocamız da bizi münasip görmüşler, orada 22 sene kaldım. Orada yoğun bir çalışma oldu. Camide 8 sene kadar on sahife yatsıdan önce on sahife de sabah olmak üzere hergün bir cüz Kur'an-ıKerim okurduk. Okunan en son sahifenin de tefsirini yapardım. Ne acı gerçektir ki şu Deniz Gezmiş'lerle birlikte idam edilen Yusuf Arslan da Kur'an-ıbende hatim etmişti. ODTÜ onu elimizden aldı, yeni bir şekil verdi. BabasıBeşir Arslan bana gelerek "Hocam çocuğumu elimden aldılar, ben mahvoldum" diye dert yandı. Daha sonra adamcağız felç oldu. Bu düzen korkunçtur, cinayetleri saymakla tükenmez. Halbuki Yusuf 5 vakit namaz kılan ehli tarik bir ailenin çocuğuydu.

Yakın zamana kadar da diyanetteki ders okumamız eksik olmadı. Büyük zevat geçtikten sonra, kendi kendimize Şevket Yardımedici, Abdullahİşler, iki arkadaş daha her salı günü kitap okumaya devam ettik. Meselâ,Hidayeyi, Medarik'i okuduk. Vazifemiz 1976'ya kadar devam etti. Kendi arzumla emekli oldum. O zamanın Diyanet İşleri Reisi Tayyar Bey, "Ben senin emekliliğini imzalamam" dedi. Tayyar Bey'i talebeliğinden, Fatihten tanırım. Ben de istifa edeceğimi söyleyince "Peki seninle pazarlık yapalım. Ankara Merkez Vaizleri listesinden ismin çıkmamak şartıyla emekliliğini imzalayayım" dedi. "Olur" dedim. 16 senedir yine vazifemizden fasıla vermedik. Hatta buraya gelirken yerime adam buldum, geldim. Hacı Bayram'daki cemaati bekletmemek için tekrar döneceğim.

1977'de Mustafa Kalfaoğlu Bey'in vekaleti ile kurulan Muradiye Kültür Vakfı hizmetlerinin ortasına getirilip bırakıldık. Vakıf hizmetleri vesilesiyle bir daha söyleyeyim ki, bu ümmeti sevmek lâzım, çünkü gerçekleştirilenler hep bu ümmetin eseridirler. Bizim ölçümüze göre noksan tarafları vardır ama bu millet sevilmeye lâyık bir millettir. Bizim yaptıklarımızın hepsi Allah'ın lûtfu ve bu milletin eseridir.

VAİZLİK ZOR MESELE

Altınoluk: Efendim müsade ederseniz vaizlik konusunda bir soru sormak istiyoruz. Epey uzun bir vaizlik hizmetiniz var. Cemaatle hukukunuz olmuştur, tespitleriniz olmuştur. Nasıl bir vaiz tipinin Türkiye'de milletin yetiştirilmesinde, eğitilmesinde faydalı olacağını düşünüyorsunuz? Üslûp ve muhteva olarak...

Rıza Çöllü: 45 senelik vaizlik hayatımda vaizliğin çok zor bir iş olduğunu öğrendim. Mesele sadece konuşmak değil. Güç olan halkın ihtiyacının tespit edilip verilmesidir. Biz birşey veriyoruz ama, çoğunlukla halkın tam ihtiyacını veremiyoruz. Biraz kaba ama; Bizim konuşmalarımız ağzına sinirli bir et geçen insanın onu geveleyip durması gibi oluyor. Halk bundan yararlanır mı yararlanmaz mı bilmiyoruz? Yani hastayı, teşhis edemiyoruz. Bir başka husus, vaiz kürsüsüne çıkan bir insanın dinleyicilerden hiç düşük tarafı olmamalı, kültürü dinleyicilere faik olmalıdır. Hatta iki üniversite bitirmeli, birkaç dil bilmelidir. Kültür seviyesi yüksek insanların, beylerin paşaların karşısında elini ovuşturacak duruma düşmemesi gerekir. Dînî ilimlere vakıf olduğu kadar, cemaatin genel bilgilerine de âşina olmalıdır. Bir vaiz efendi basını takip etmeli, gündemi bilmeli ve herkesin dayanak olarak tutunduğu dalları bir bir kırmalı, teslim almalıdır. Düşünceme göre Cuma günü hutbe okuyacak hatip bir hafta çalışmalıdır. Hatta perşembe günü bir olay olursa, çalıştıklarını bir kenara bırakmalı, sabaha kadar hutbeyi yeniden hazırlamalıdır. Camiler dolu olduğu zaman dahi -ben dolu olduğuna kesinlikle inanmıyorum- çevre baskısıyla camiye gelenler camiden fazla bir şey almadan çıkıp gidiyorlar, hatta malumatı olanlar hiç bir şey almadan çıkıp gidiyorlar. Tabii istisnalar kaideyi bozmaz. Camilerde bizim başımızıkaşıyamayacak kadar büyük vazifelerimiz vardır. Bir hutbe okunuyor, sanki hece söker gibi. Bizim caminin imamı "hayatın bütün sefahatında"diyor. Oğlum sefahat başka safha başka şey. Geçenlerde bir camide hatip konuşurken "haşerelerle mücadele" diyeceğine "hâşerelerle mücadele" diyor. Tahsilli her insan bunun nasıl söylendiğini bilir. Bunları gördükçe kalbim sıkışıyor, yerin dibine geçiyorum. Bizi tenkit edenleri suçlayacağımıza kendimizi toplamamız gerekiyor. Bu itibarla vaizde ilk dikkat edilecek olan husus cemaatin ihtiyaçlarının tesbit edilmesidir. Maalesef halk da hasta. Halk günlük siyasi konuşmalara, vurup kırmaya hevesli. Gerçekleri dinlemekte iştahlı değiller. Vaizler de, bunu bildiği için bu konulara ağırlık veriyorlar, sağa sola çatıyorlar ama bunlar sel suyu gibişeylerdir. Konuşmalar eğitici olmalıdır.

SÂMİ EFENDİ HAZRETLERİNİN İKAZI

Bu yönde efendim Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretlerinden bir hatıra nakledeyim. Allah dostlarını daha başka bir gözlükle görmek lâzım. Bir gün hane-i saadette, durup dururken "Evladım Rıza efendi, zamanımızda va'zetmek işi çok zor bir iştir. Hakkı söylersin, binbir türlü felaket başına gelir ama kesinlikle hakkı söylememeye kalkışma, yumuşatarak söyle olur mu oğlum," dedi. Maalesef biz bazen bunu yapamıyoruz. Bir vaiz efendinin yumuşatarak söyleyemeyeceği hiç bir şey yoktur. Bal gibi de dinlerler. Bir de "45 dakikadan fazla konuşma, insanların alma kabiliyeti o kadardır"buyurdular.

Halka hasta bir insana nasıl yaklaşılırsa öyle yaklaşmak lâzımdır. Biz kürsüde halkı çok azarlıyoruz. Halkımız zavallı bir halktır. 60-70 senedir hiç bir şey verilmemiş, üstelik menfi fikirlere doğru yönlendirilmiştir. Kader bizi böyle getirmeseydi, onlardan farklı mı olurduk sanki? Erzincan'da deprem oluyor "işte bu sizin ahlâksızlığınızdandır" demenin sırası mı,halk kan ağlıyor. Halka yumuşaklıkla muamele etmek lâzım. Allah dostlarıda bize öyle davranıyorlar. Siz şöylesiniz, böylesiniz diye taltif ederek gönlümüzü alıyorlar. Âyet-i kerimede: "(Ey Muhammed) eğer kaba ve katıkalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi" (Âl-i İmran, 159) buyuruluyor. Tabi İslâm'dan taviz verme manasına değil ama hasta kişiye ona göre ulaşmak lâzım. En sert, en sıkıntılı olanına gitseniz bile onu teslim alabilirsiniz. Fakat onun benliğine dokunmayacaksınız.

Ayrıca kürsüye hakim olabilmek için 20-25 senelik ilim tahsili şarttır. Zamanımız ihtisas zamanıdır. Bu günün din adamı hükümet tabibi gibi oldu. Hepsine bir şeyler veriyor.

İşe siyaset katmamak da çok mühim efendim. Ondan da çok yaralıyız. Altınoluk Mecmuası'nın takdir edilen tarafı da budur. Bir vaiz kürsüde İslâm'ı net olarak anlattığı zaman mutlak makes görüyor.

Altınoluk: Hocam bu hizmet süreniz içinde hizmet ederken kendinize örnek aldığınız hoca efendiler kimler oldu?

Rıza Çöllü: Yuva Hatibini çok severdim. Fakat onun yolunu benimse-yemedim. "Din kardeşlerim" diye diye çok tatlı konuşurdu. Ankara'nın ehli zevk müstesna cemaati onu dinlerdi. Hayatımın Hacı Sâmi Efendiye intisap ettiğim dönemden sonra verimli olduğuna kaniyim. Onlar gönül hastalarının gerçek doktorudurlar. Onun bizi manen evlatlığa kabul etmesi vaizlik hayatımızın tek verimidir. Kendisinden çok istifade ettik. Kürsüye çıkarken; "Ya Rabbi razı olmadığın şeylerden beni koru, neye razı isen onu konuştur bana" demeyi itiyad haline getirdim ve Allah dostlarını da hep hatırlarım.

BİR CELÂDET ÖRNEĞİ:

Ömer Nasuhi Bilmen Hocanın bir celâdetine şahid oldum ki unutulmaz.İstanbul Müftülüğü'nde iken ziyarete gelmiştik. O gün, Başbakanlık MüsteşarıSalih Korur da Müftülüğe geldi. Hocanın odasında namaz kılınan bir bölüm vardı. Onu görünce "Bu ne? "dedi. Hoca, vazife aksamasın diye öğle ile ikindiyi orada kıldığını söyledi. Müsteşar "Burası cami değil, burada namaz kılamazsın " diye gürledi. Hoca alttan aldı, ama Müsteşarın anlayacağıyok. Hocanın üstüne üstüne geliyor. O zaman Hoca dayanamadı: Bana bak, cahil, ahmak herif, dedi. Sen beni anlamaktan bile aciz bir zavallısın dedi. Adam neye uğradığını şaşırmıştı. Müsteşar, "Seni vazifeden atarım" dedi. Hoca da ona aynı tonda cevap verdi. Adam öfke içinde çekti gitti. Hoca o gittikten sonra "Getirin bir kâğıt, böyle zalimlerin emrinde vazife zillettir, istifa edeceğim" dedi. Fikri Aksoy, Hocayı istifadan güçlükle vazgeçirdi.


Hafız Rıza ÇÖLLÜOĞLU Hocaefendinin Sesinden;

 






Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi Cenaze Töreni Haberi

Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi Cenaze Töreni... TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Muradiye Vakfı   ' nın kurucusu olan emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendinin cenaze törenine katıldı.  
Geçirdiği rahatsızlık sonrası kaldırıldığı hastanede vefat eden Muradiye Vakfı Kurucusu emekli vaiz Rıza Çöllüoğlu Hocaefendi, Demetevler Sami Efendi Külliyesi'nde gerçekleştirilen cenaze töreninin ardından son yolcuğuna uğurlandı.  
Çöllüoğlu Hocaefendi'nin kılınan cenaze namazına, Cuma Namazı'nı Sami Efendi Külliyesi'nde kılan TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katıldı. Törende Başbakan Yardımcıları Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, AK Parti Genel Başkan Yardımcıları Numan Kurtulmuş ve Haluk İpek, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, SP Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Sincan Belediye Başkanı Mustafa Tuna, Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak ile çok sayıda milletvekili ve vatandaş yer aldı.  
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Hasan Kamil Yılmaz'ın kıldırdığı cenaze namazının ardından Başbakan Erdoğan ve TBMM Başkanı Çiçek, Çöllüoğlu Hocaefendi'nin tabutunu bir süre taşıdı. Çöllüoğlu Hocaefendi'nin naşı, Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi.  

13 Eylül 2013 Cuma

ALLAH (CC) KABRİNİ KUR'AN'IN NURU İLE  NURLANDIRSIN, 
MAKAMIN CENNET OLSUN.




9921 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
ÇAMLIDERE İLÇESİNİN MAHALLELERİ
 
NİYET HAYIR AKIBET HAYIR


Üyelik Girişi
Zaman Akıp Gidiyor
Hava Nasıl Olacak
Takvim